EDGAR ALLAN POE LIGEIA OKU

LIGEIA

EDGAR ALLAN POE

EDGAR ALLAN LIGEIA OKU

Ligeia ile nerede, ne zaman ve nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum. Galiba Almanya’da Rhine yakınlarındaki büyük ve eski bir kentte tanışmıştık. Ancak bu uzun bir zaman öncesiydi ve hafızamın da çok iyi olmadığını söylemeliyim.

Tanışmamızın ilk günlerinde bana çok köklü bir aileden geldiğini söylemişti. Birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca aile ismini asla öğrenemedim. Başlangıçta sadece arkadaşım, sonra çalışmalarımda yardımcım ve en sonunda da eşim olan bu kadının aile ismini neden mi keşfedemedim? Belki öğrenmemi istemedi, belki de ben hatırlamıyorum.

Ligeia uzun ve inceydi. Son günlerinde ise çok zayıfladı. Onun sessiz ve soylu biçimde hareket edişini ya da adımlarının yumuşaklığını nasıl tarif edebilirim ki? Çalışma odama geldiğini ancak sesini duyduğumda ya da beyaz elleriyle omzuma dokunduğunda anlardım.

Çok güzel bir yüzü vardı fakat bu alışılageldik türde bir güzellik değildi. Kendisiyle ilgili tarif edemeyeceğim bir tuhaflığı da mevcuttu. Sık sık neden beni bu kadar etkilediğini anlamaya ve tuhaflığının ne olduğunu çözmeye çalışırdım. Pürüzsüz beyaz derisi mi, yoksa kalın siyah saçları mı? Sık sık kendimi uzun, zarif burnuna bakarken dalmış halde bulurdum. Mükemmeldi! Güzel dudaklarını incelerdim. Ne kadar yumuşak ve hoş bir kırmızılıktaydı! Bembeyaz dişlerinin göründüğü gülümsemesi eşsizdi. Gözleri ise… Normal gözlerden çok daha büyüktü. Bazen heyecanlandığında bir ceylanın gözlerine benzerlerdi. Rengi siyahtı, uzun kirpikleri ve kaşları da öyle. Gözlerine daldığım zaman garip bir ifadeye sahip olduklarını fark ederdim. Bazen saatler ve geceler boyunca gözlerini düşünürdüm. Bu gözlerdeki ifade neydi? Bazen çözdüğümü, cevabı bulduğumu zannederdim ama çok geçmeden yanıldığımı da anlardım.

Ligeia çok hırslı bir kadındı. Her zaman sakin ve sükûnetli görünürdü ama hırsını gözlerinden okuyabilmek mümkündü. Gözleri tarif edilemez bir enerji ile parlardı ve bu durum bazen beni korkuturdu.

Aynı zamanda çok zeki biriydi. Latince ve Yunancası mükemmeldi ve daha pek çok başka dili de kusursuz biçimde konuşabilirdi. Asla hata yapmazdı. Bilim ve matematik eğitimi almıştı. Evliliğimizin ilk yıllarında sık sık araştırmalarımda yardımcı olmasını isterdim ve birlikte çalışırdık. Öldükten sonra yapayalnız hissettim. O olmadan tek başına karanlıkta kalmış bir çocuk gibiydim.

Hastalığının ilk zamanlarında daha önceden olduğu kadar sık yardımıma gelemedi. Çok fazla kilo kaybetmiş ve derisi de giderek solgunlaşarak adeta saydam bir hale dönüşmüştü. Ölmekte olduğunu gördüğümde çaresiz hissettim. Tüm gücüyle ölüme direndi- yaşamayı arzuluyordu. Ben ise, sevgili karım yaşamak için savaşırken, ıstırap içinde onu izlemekten başka bir şey yapamadım.

Beni sevdiğini biliyordum fakat ne kadar çok sevdiğinin ancak ölüme yaklaştığı anlarda farkına varabildim. Ellerimi tuttu ve kendini bana adadığını söyledi. Şu anda bu konuda konuşamıyorum bile fakat bana olan aşkı yaşama arzusunun başlıca nedeniydi. Öldüğü gece aniden yataktan fırlamış ve çığlıklar içinde bağırmıştı: “Ah Tanrım, ölmem mi gerekiyor? Ölümle yaptığım savaşı mı kaybediyorum? Hayır, bu şekilde ölemem!”

Sevgili Ligeia’m daha fazla direnemedi ve öldü. O kadar üzgündüm ki Rhine yakınlarındaki bu eski şehirde daha fazla kalamadım. Birkaç ay boyunca başıboş biçimde dolaştıktan sonra İngiltere’nin herkesten uzak bir noktasında eski bir manastırı satın aldım. Bu karanlık, hüzün verici bina hislerimin adeta bir yansımasaydı. Daha sonra burayı güzel biçimde renkli perdeler, kilimler ve eşyalarla dekore ettim. Kendi kendime “Belki de canlı renkler daha mutlu hissetmemi sağlar” diye düşünüyordum.

Ancak ne yazık ki düşündüğüm gibi olmadı. Çok fazla içki içmeye başlamıştım. Hayatımın bu acıklı dönemini anlatarak sizleri de üzmek istemiyorum. Sadece günün birinde Tremaine’dan Leydi Rowena ile evlendiğimi söyleyeceğim. Yeni eşim sarışın ve mavi gözlüydü. İlk eşimden çok farklı biriydi fakat Ligeia’mı nasıl unutabilirdim ki?

Leydi Rowena ile evliliğimizin ilk ayında manastırın yüksek kulelerinden birinde bulunan odada günlerimizi geçirdik. Bu oda çok büyüktü ve Venedik’ten gelen camlardan yapılma devasa pencerelere sahipti. Tavanı bir kiliseninki kadar yüksekti ve ortasından büyük altın bir avize sarkıyordu. Doğu ülkelerinden getirilme sedirler ve Hint işi bir yatak da bulunuyordu. Duvarlarda altın işlemeli desenleri olan uzun goblenler asılmıştı. Her ne zaman rüzgâr esse ahenkle dalgalanırlardı.

 Evliliğimizin üzerinden çok geçmeden, sık sık içine düştüğüm karamsarlık ve hüzün hali yeni karımı korkutmaya başladı. Beni çok fazla sevmediğini anlayabiliyordum ve mümkün olduğunca benden uzak durmaya çalıştığını görüyordum ama bunu ben tercih etmiştim. Ligea aklımdan çıkmıyordu. Şimdi mezarında ölü halde yatan güzel Ligeia’m… Bazen rüyalarımda onu yanıma çağırırdım.  Ona karşı olan aşkım sayesinde tekrar bana dönmesinin hayalini kurardım.

Leydi Rowena evlenmemizin üzerinden henüz iki ay geçmişken hastalandı. Uyuyamıyordu ve bana kulede bazı sesler duyduğunu ve bir şeyler gördüğünü söylüyordu.

“Ateşin var” demiştim. “Tüm bunlar hayal gücünün sana bir oyunu.”

İyileşir gibi oldu fakat ardından bu kez ilkinden daha kötü ikinci bir hastalık yüzünden tekrar yatağa düştü. Doktorlar hastalığının nedenini bulamıyorlardı. Bir kez daha bana yatak odasında bazı sesler işittiğini ve hareket eden bazı şekiller gördüğünü söylemeye başlamıştı. Tüm bunlar onu dehşete düşürüyor, uykusuz kalmasına yol açıyordu.

Eylül ayının sonlarında bir gece aniden uyandı. O esnada yatağının yanındaki bir sedirde oturuyordum. Bir kez daha bazı şeyler duyduğunu ve bir şeyler gördüğünü kulağıma fısıldadı. Yüzünde beni de çok etkileyen korkmuş bir ifade vardı. Fakat ben bir şey duyamadım ve göremedim.

“Rüzgâr olmalı” diye açıklamaya çalıştım. “Esinti yüzünden hareket eden goblenleri görüyor olmalısın.”

Yüzü korkudan kireç kadar beyaza dönmüştü ve neredeyse bayılacak haldeydi. Yatağın diğer ucundaki masada biraz şarap olduğu aklıma geldi. Avizenin ışığı altında oraya yürürken tuhaf bir şey oldu. Görünmez bir şeyin içimden geçtiğini hissettim ve kilim üzerinde bir gölge gördüm. Bir şeyin gölgesi olmaktan çok gölgenin gölgesi olarak tarif edilebilirdi. Fakat Rowena’yı daha da fazla korkutmamak için bundan bahsetmedim.

Bir bardak şarap koyup uzattım ve sedire oturarak onu izlemeye başladım. Bir süre sonra kilim üzerinde giderek yatağa doğru yaklaşan çok hafif ayak sesleri işittim. Hemen ardından, Rowena şarabını içmek üzereyken, üç ya da dört damla kırmızı sıvının bardağına döküldüğünü gördüm- ya da belki görmedim de hayal ettim.  Rowena hiçbir şey görmemişti; şarabını içti. Ben ise bunun yalnızca hayal gücümün bana oynadığı bir oyun olduğunu düşündüğümden bir şey söylemedim.

Bu olayın ardından Rowena’nın sağlığı giderek daha da kötüleşti ve üç gece sonra öldü. Hizmetçileri mezarı için onu hazırladılar ve üzerine bir örtü örttüler. Ertesi gece yatak odasında ölü vücudunun yanında tek başıma oturuyordum. Çevremde tuhaf biçimler ve gölgeler hareket ediyordu. Karanlık köşelere, hareket eden goblenlere doğru endişe içinde bakındım ve ürperdim.

Daha sonra avizenin altındaki kilime baktım. Birkaç gün önce olduğu gibi orada bir gölge bulacağım sanmıştım ancak hiçbir şey görmeyince biraz rahatlamış hissettim. Yatağında uzanmış Rowena’ya baktığımda bir kez daha Ligeia’nın acı anıları gözümde canlandı. Şimdiye kadar sevdiğim tek kadının bana geri dönmesini diledim.

Bir ses beni daldığım uykudan uyandırdığında neredeyse gece yarısı olmuştu. Çok hafif bir sesti fakat net biçimde duyulabiliyordu ve beni daldığım düşlerden uyandırmaya yetmişti. Bir anda bunun yataktan geldiğini fark ettim. Korku içinde kulak kabarttım ama bir ses duyamadım. Herhangi bir yaşam belirtisi gösterip göstermediğini anlamak için dikkatlice Rowena’ya baktım. Hareket etmiyordu fakat onu incelemeye devam ettim.

 Dakikalar geçti. Ardından Rowena’nın yüzüne hafif bir renk geldiğini fark ettim. Kalbim korkudan duracak gibi oldu; hareket bile edemiyordum. Rowena’nın ölmediğini anlayınca onu geri getirmeye çalıştım. Fakat kısa sürede yanaklarındaki renk kayboldu. Ölümün korkunç izlerini taşır biçimde yüzü bir kez daha mermer gibi beyaz ve dudakları da ince hale dönüştü. Vücudu kaskatı ve soğuk bir hale gelince sedire oturdum ve Ligeia’yı hayal ettim.

Bir saat geçtikten sonra biraz önceki sesi bir kez daha duydum. Dikkatli biçimde dinledim. Evet, tekrar duyuluyordu- yataktan gelen bir iç çekiş! Hemen yanına koştum ve dudaklarının titrediğini fark ettim. Ardından dudakları açılarak beyaz dişleri göründü. Bir anlığına çıldırıyor olduğumu düşündüm. Yanakları ve boynu pembeleşmişti, vücudu tekrar eski sıcaklığını kazanıyordu ve kalbi de hafifçe atıyordu. Leydi Rowena hayattaydı!

Onu hayata döndürebilmek için her şeyi denedim. Daha sonra aniden rengi kayboldu, kalbi durdu ve vücudu tekrar soğuk ve kaskatı hale geldi. Bir kez daha oturarak Ligeia’yı düşünmeye başladım. Ardından üçüncü kez yataktan gelen sesi işittim. Fakat neden bu gecenin korku dolu anılarını sizlerle paylaşıp canınızı sıkıyorum? Tekrar Rowena’yı hayata döndürmeyi denedim ve ardından dördüncü kez… Her defasında sanki görünmeyen bir güçle savaşıyor ve her defasında vücudu değişiyor gibiydi. Nasıl olduğunu söyleyemem fakat farklı görünüyordu.

Şafak sökmek üzereyken bir kez daha hareket etti. Sedirde, yorgunluktan tükenmiş bir halde oturmaya devam ediyordum. Rowena’nın vücudu bu kez bir öncekinden daha enerjik biçimde hareket etti. Yüzüne, yaşama döndüğünün işareti olan renk geri gelmişti. Gözleri kapalıydı fakat canlı bir görünümü vardı. Ardından aniden yataktan kalktı ve sanki uykuda yürüyormuşçasına yavaşça odanın ortasına doğru ilerledi.

Titreyemedim bile… Hareket edemiyordum. Gördüğüm şey yüzünden taş kesilmiş, hareketsiz kalakalmıştım. Ona baktığımda aklım tuhaf düşüncelerle doldu. Rowena gerçekten hayatta mıydı? Gerçekten de onun sarı saçlarını ve mavi gözlerini görebilir miydim? Neden bundan emin olamıyordum? Ağzını çok iyi göremiyordum fakat yanakları pembe güller gibiydi. Bunlar Rowena’nın yanakları değil miydi? Fakat önceden olduğundan daha uzun görünmüyor muydu?

Bir çeşit çılgınlığın tüm vücudumu sardığını hissettim. Ona doğru koştum ama benden uzaklaştı. Daha sonra rüzgârda dalgalanan uzun saçlarını gördüm- gecenin karanlığından bile daha siyahtılar! Ve ardından yavaşça gözlerini açtı.

Delirmiş gibi bağırdım: “Bunlar kaybettiğim aşkımın siyah gözleri- Ligeia’mın gözleri!”

 – SON –

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s